Ana sayfa Sinema Film Listeleri Kısa Tarihiyle Belçika Sineması ve 12 Adet Film Önerisi!

Kısa Tarihiyle Belçika Sineması ve 12 Adet Film Önerisi!

Belçika film endüstrisi; günümüzde, Dardenne Kardeşler, Felix van Groeningen ve Jaco Van Dormael gibi yönetmenler sayesinde Avrupa sinemasında önemli bir yere sahiptir. Avrupa sinemasında, Fransa, Almanya ve İskandinavya uluslararası film pazarına hâkim olurken, daha küçük ülkelerden gelen çıktılar genellikle baskı altında hareket eder. Bazı durumlarda filmler bile tamamen farklı ülkelere atfedilir. Ancak Belçika, eleştirel beğeni toplayan filmleriyle yüksek bir başarı oranına sahiptir. Belçika’nın son yıllarda öne çıkan en iyi filmleri ve Belçika filmi dünyasına bir giriş yapmak isteyenler için 12 adet başlangıç filmi bu yazıda!

Belçika birden fazla dil konuşulan bir ülkedir. Kuzeyde Flamanca Güneyde ise Fransızca hakimdir. Bunun yanında Almanya sınırına yakın bölgelerde ise Almanca hakimdir. Federal bir devlet olan Belçika 3 bölgeye ayrılmıştır; Flaman bölgesi, Waloon bölgesi ve Brussel-Capital bölgesi. Bu dilsel ve politik farklılıklar sinemaya da yansımıştır. Belçika sinemasını Flamanca Belçika Sineması ve Fransızca Belçika Sineması olarak ayırmak mümkündür.

Öncelikle Belçika sinema tarihinin ilklerine bir göz atalım. İlk halka açık film gösterimi 1896’da Galerie de la Reine’de yapıldı. “Kral II. Leopold” isimli ilk Belçika filmi 1897 Hippolyte De Kempeneer tarafından çekildi. İlk uzun metraj film ise Alfred Machin tarafından çekilen “L’Histoire de Minna Claessens” oldu. Elbette sinema tarihinin dönüm noktalarından biri olan 1919 yılında birinci dünya savaşı sonrası vatanseverlik akımıyla birlikte vatansever filmler de popüler oldu ve Charles Tutelier “La Belgique martyre” filmini çekti. 1938 yılında Henri Storck kraliyet sinematiğini buldu ve Gaston Schoukens “Bossemans ve Coppenolle” isimli komedi filmini çekti. Bu ikili aynı zamanda Belçika belgesel okulunun kurucularıdır.

1948’de Andre Cauvin (Koven) “L’Equateur aux cent visages” filmiyle sömürge sinemasının öncüsü oldu. Luc de Heusch imzalı kısa metraj film olan “Persephone” Kobra Akımına ait tek film olarak 1951 yılında Belçika sineması tarihine geçti. Evet, duymayanlar için söyleyeyim kesinlikle doğru duydunuz bir yılan cinsi değil, sanat akımı olan Kobra’dan bahsediyorum. Kobra hareketi, Fluxus ile birlikte, 20’nci yüzyılın ikinci yarısının önemli bir sanat akımı olarak kabul ediliyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, yeni ve özgür bir sanat formu oluşturmayı amaçlayan genç avangard sanatçılar tarafından kurulan bir akım. Ancak ‘resmi’ ömrü çok kısa, Kasım 1948’den Kasım 1951’e, yalnızca 1000 gün kadar sürdü. Ama bu kısacık varlığına rağmen dünyayı etkileyecek özgür ve spontan bir sanat biçimi doğurmayı başardı, Kobra. Son derece çocuksu ve renkli üslubuyla yarattığı etki, Avrupa’da 1945’ten sonra sanatın gelişmesinde büyük rol oynadı. Ayrıca bir dizi kuramsal fikrin doğuşuna da zemin hazırladı. 1948’de Paris’te doğan sanat akımı, ismini kurucu üyelerin yaşayıp çalıştığı üç başkentin ilk harflerinden alıyor: Kopenhag (Danimarka), Brüksel (Belçika) ve Amsterdam (Hollanda). Lucien Deroisy ve Emile Degelin’in “Rüzgar seni korkutursa” isimli filmi Cannes Film Festivali’nde Onur Ödülü aldı.

1967 yılında Fransız Toplumu Sinema Merkezi kuruldu ve sinemaya halk ve devlet desteği başladı. 1971 yılında Jacques Boigelot’ın “Tarlalarda Barış” filmi Oscar’a aday olan ilk Belçika filmi oldu. 1979’da Raoul Servais “Harpya” isimli kısa metraj filmiyle Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi aldı. 1990 yılında Flamand Stijn Coninx imzalı “Koko Flanel” filmi 1 milyon izleyici geçen ilk Belçika filmi oldu. Jaco Van Dormael 1991 yılında “Toto le heros” filmiyle Cannes Film Festivali’nde Altın Kamera Ödülü’nü ve Cesar’da En İyi Film Ödülü’nü aldı. Dardenne kardeşler “Rosetta” filmiyle Belçika sinemasına ilk Altın Palmiye’yi kazandırdı. 2000 yılında Gerard Corbiau tarafından çekilen “Dansın Kralı” adlı film 19 milyon euro ile en masraflı film oldu. 2001 yılında Belçika ortak yapımı olan “No Man’s Land” filmi En İyi Yabancı Film Oscar’ını aldı. 2003 yılında Tom Barman “Any Way the Wind Blows” filmiyle yeni akımı başlattı. 2005 yılında Dardenne kardeşler “Çocuk” filmiyle ikinci Altın Palmiye’nin sahibi oldu. Bouli Lanners “Ultranova” filmiyle Berlin Film Festivali’nde ödül aldı. “Lorna’nın Sessizliği” filmi 2008 yılında Dardenne kardeşlere Cannes Film Festivali’nde dördüncü ödülünü kazandırdı. Van Looy “Loft” filmiyle 1.2 milyonla gişe rekorunu kırdı. Ben Stassen’in “Fly Me To The Moon” filmi dünyadaki ilk uzun metraj animasyon, Imax film oldu. “İlkler ve Sonlar” filmiyle Bouli Lanners 5 Magritte ödülü aldı. Joachim Lafosse (Huakim Lafos) ise “Çift Ekonomisi” filmiyle Cannes’da ödülün sahibi oldu.

Jeanne Dielman, 23, quai du commerce, 1080 Bruxelles (Chantal Akerman, 1975)

Bu film, hiçbir şeyi şansa bırakmayan çok organize bir dul olan Jeanne Dielman’ın hayatında üç günü ele alır. Oğluna bakarken, kocası varmış gibi yaşamaya çalışır, bir erkeğin günlük rolünü devam ettirmek için varlığına ihtiyaç duymayacağını kanıtlar. Sonraları hafta içi 5:00-5:30 arasında cinsel zevk için erkekleri eve alır. Kahramanlarının yalıtılmış dünyası izleyiciyi filmin içine rahatlıkla çekmektedir. “Jeanne Dielman”, çok uzun bir film, yönetmen Chantal Akerman, izleyicinin empati yapabilmesini sağlamak için filmin bu kadar uzun olduğunu açıklar. Aynı zamanda, o andaki feminist harekete uygun olarak, kendi ilan ettiği ev hanımlarının ev içi ve cinsel gerçekliğini gösteren doğru bir karakterin yaratıldığı düşünülmüştür. Ancak Akerman kendisini feminist bir film yapımcısı olarak görmez, çünkü ona göre, kadın sineması yoktur. Sinema yalnızca sinemadır.

Toto Le Héros (Jaco Van Dormael, 1991)

Film kahramanın hayatının bir yansımasıdır. Thomas, her şey yavaş yavaş ondan alınırken izlemesi gereken bir adamdır. O ve kız kardeşi Alice, şarkıcı bir baba ve gülümseyen bir anne tarafından büyütülür. Thomas, her şeyin neden ve nasıl yanlış gittiğini merak ederek geçmişin peşine düşer. Thomas ve Alfred hemen hemen aynı zamanlarda doğmuşlardır; hemşireler yeni doğan bebekleri aniden çıkan ateşten korumaya çalışırlar. Olaylar,birbirini izler ve gelişmeye başlar… Thomas kendisini hastane yangını sırasında bebekken değiştirildiğine ikna eder ve diğer bebeği suçlar. Diğer bebek artık yaşlı Alfred adında bir adamdır ve mükemmel bir hayata sahiptir. Hikaye sırasında o leitmotiv. Thomas için, iyi olan her şeyin varoluşsal hırsızıdır. Muhtemelen kaybolan bir geçmişin sürekli ve yeniden düşünülmesinin en iyi yolu, geri dönüşlerin (geri dönüşlerin içinde) kullanılmasıdır ve dramatik müziğin iyi kullanımıdır. Onun yansıması, gerçekte ne olduğundan emin olmayan bir adamdır. Film, Belçika’nın bir Oscar adayı haline geldi, ancak onur ödülü almasına rağmen aday gösterilmedi.

Daens (Stijn Coninx, 1992)

19. yüzyılın sonlarında, Belçika’daki en büyük tekstil üreten şehirlerden biri olan Aalst, “Daens” adında bir papaz, kadınların ve küçük çocukların günlük olarak yüzleşmek zorunda olduğu korkunç çalışma ortamlarını ele almaya ve mücadele etmeye çalışmaktadır. Tekstil üreticilerinin işçileri sömürmesinin sebeplerinden biri, yabancı şirketlerden çok fazla baskı altında olmalarıydı, ancak bu hiç de doğru değildi. İşçilerin yarısını ateşleyen bir fabrika başkanı, bir Hıristiyan siyasi parti liderinin desteğiyle, sonunda Daens’in toplumsal istismarı hakkında kamuoyunda şikayette bulunmasına yol açar. Kardeşinin gazetesinin yardımıyla, durumu ele alan bir makale yayınlar. Tarihçiler Jan Decleir’in Daens’i o zaman olduğundan daha büyük bir insan yaptığını söyler, filmin tarihsel güvenilirliği tartışmalıdır, ancak diğer yandan Endüstri Devrimi’nden sonra toplumunun durumunu görselleştirmesi oldukça başarılı bulundu.

Man Bites Dog (Rémy Belvaux, André Bonzel, ve Benoît Poelvoorde, 1992)

Bu siyah-beyaz filmde, bir grup gazeteci Ben adında tartışmalı bir seri katilin hayatını belgelemeye çalışır. Çok konuşkandır ve kameralara rasgele yorumlar yapar. Yalnızca para ve zevk için öldürdüğünü söyler. Gazeteciler ilk başta objektif kalmaya çalışırlar, ancak bir süre sonra Ben’in şiddetine sürüklenmeye başlarlar ve arkadaş olurlar (suç ortağı). Ben, onları ailesiyle tanıştırır. Film, günümüz medyasındaki şiddete yönelik ciddi bir hicivdir. Ayrıca Cannes’da iki ödül ve diğer film festivallerinde dört ödül daha alır. Yıllar geçtikçe sahte belgesel fanatikleri için bir kült haline geldi.

The Promise (Dardenne Brothers, 1996)

Hikaye, babası yasadışı işçi ithal eden 15 yaşındaki Igor isimli bir çocuğunla ilgilir. Igor, babasının işi yönetmesine yardım etmek zorunda kalır ve bunu sorgulamadan yapar, bir gün Hamidou isimli bir işçi bir yapıdan düşüp ölür çünkü Igor’un babası onu hastaneye götürme riskini göze alamaz. La Promesse, Dardenne Brothers’ın ilk büyük çalışmasıdır.

Rosetta (Dardenne Brothers, 1999)

Rosetta, Dardenne Brothers’ın Cannes Film Festivali’nde “La Promesse”den sonraki ikinci büyük başarısıdır. 17 yaşındaki bir kızın sıradan bir arayış içinde olduğu içsel mücadelesini anlatır.The Grand Canyon adlı bir karavan parkındaki umutsuz yaşamı ele alır. Alkolik annesinin yaşadığı karavandan taşınmak için bir iş aramaya çıkar. İş ararken Riquet adında bir adamla arkadaş olur. Hikaye, tünelin sonunda hem aydınlığı hem de karanlığı görmek arasındaki sürekli bir dengedir, regl krampları gibi tipik kız sorunları ile uğraşmak zorunda kalmak kadar kolay değildir. Film, uluslararası izleyiciler tarafından çok olumlu bir kabul gördü; benzersiz tonu ve basit, ham yapısı hayranlık uyandırdı. Film, Dardenne Kardeşlerin yaptığı gibi insanların hayatlarının soğuk gerçekliğini tasvir edemeyen popüler sinema için uyandırma çağrısı oldu.

The Son (Dardenne Brothers, 2002)

Bu filmin büyük bir kısmı, Oliver adında bir adamın çalıştığı, davranış bozukluğu olan gençler için bir merkezde gerçer. Francis’in 16 yaşındayken bilmeden travmatik bir olaya karıştığını öğrenir. Eski karısına çocuğu anlatır ve onu takip etmeye başlar. Bir süre sonra bu durumu takıntı haline getirir. Dardenne Brothers’ın yönettiği filmlerin çoğunda olduğu gibi, gençleri, özellikle de sorunlu gençleri içeren sorunları ele alır. İzleyicinin içine çekildiği, psikolojik olarak zor bir labirenttir. 10 ödül ve 11 adaylığı bulunan film büyük bir ilgi gördü.

Ex Drummer (Koen Mortier, 2007)

Engelli müzisyenlerden oluşan bir rock grubu davulcu aramaktadır. Ünlü olmalarına çok az kalmıştır, aradıkları davulcuyu da bulduklarında hızla yükseleceklerdir. Başarılı ve düzenli bir yazar gruba katılmaya karar verir. Davul olayına çok hakim değildir fakat grubun bir parçası olmak istediğini fark eder. Grup toplandıktan sonra çalışmalar başlar. Fakat müzisyenlerin egzantrik tavırları ve başlarına gelen fantastik olaylar müziklerinden çok daha sert ve çarpıcıdır. Belçikalı yönetmen, filmini ülkesinin en sıradışı yazarı olan Herman Brusselmans’ın kitabından uyarladı. Mortier’in yönetmenlikteki ilk filmi olan film, kendi başına belirsiz bir sanat yapıtı olarak görülür ve uluslararası eleştirmenler tarafından takdir edilmez, Flaman film kültürüne acımasızca yeni bir bakış açısı ekler. Punk’ın ‘Gelecek Yok’ sloganını örnek alan film izleyiciyi şaşırtmayı başarıyor. ‘Geriye saran’ sahneler, tavanda yürüyen kahramanlar, sert konserler ve daha bir dolu şey bu ‘gürültülü’ filmi orijinal yapıyor. Ayrıca, komedyen Gunter Lamoot da dahil olmak üzere birçok aktör için ilk uzun metraj film denemesi oldu.

Loft (Erik Van Looy, 2008)

Vincent Stephens, Luke Seacord, Dr. Chris Vanowen, Marty Landry ve Phillip Williams eşlerini aldatmak için kendilerine has bir çatı katı dizayn eden beş arkadaştır. Bir gün bu son derece mahrem sığınaklarında bir kadının cesetini bulmalarıyla birlikte de beş kafadarın hayatı değişmeye başlar. Dairenin anahtarı sadece bu beş kişide vardır ve bu yüzden başlangıçta her biri diğerleri için bir potansiyel suçludur. Ancak hemen ardından bir yüzleşme sürecine girerler, geçmişteki yaşantılarından parçalar ortaya dökülmeye başlar. Böylece hem etraflarından hem de eşlerinden sakladıkları en büyük sırlar da birer birer açığa çıkacaktır. Erik Van Looy, 2009’un en iyi Belçika filmini yapmakla kalmadı, aynı zamanda filmi yabancı ülkelerde iki kez de çekildi. İlk remake, Hollanda’da gerçekleşti ve ikincisi ve en başarılı olanı Hollywood’da yapıldı. “The Loft”, 2014’te piyasaya sürüldü.

The Misfortunates (Felix Van Groeningen, 2009)

Tanınmış Belçikalı yazar Dimitri Verhulst’un yarı otobiyografik bir romanına dayanan film, esasen Gunther’in gençliğinin alaycı bir ifadesidir. Film, Flanders’ın alt sınıflarında, büyükannesinin evinde, babası ve üç işsiz amcasıyla birlikte yaşar. Fockedey adlı bir çocuk müfettişi çocuk içni daha iyi bir yaşam ortamı sağlamaya çalışır. Bunun üzerine babası kendini rehabilitasyona sokar. Film, Cannes, Ostend, İstanbul ve Varşova’daki film festivallerinde ödüller kazandı.

The Broken Circle Breakdown (Felix Van Groeningen, 2012)

Elise ve Didier karakterlerindeki farklılıklara rağmen ilk görüşte birbirlerine aşık olurlar. Elise konuşkan ve çılgın bir kadınken, Didier daha içine dönük yalnız bir kovboydur. Elise dövmecilikle hayatını kazanan, inançlı ve ruhani bir karaktere sahipken, Didier ise hakikati tercih eden ve bir banjo grubunda müzisyenlik yapan bir atesitir. Bu iki farklı karakter birbirlerini tamamlayıp, her günlerini hayatın son günü gibi dolu yaşayarak mutlu bir yaşam sürmektedirler. Ama küçük kızları Maybell altı yaşına geldiğinde ciddi bir hastalığın peçesine düşünce, aşkları ve ilişkileri de büyük bir sınavdan geçecektir. Kızlarının tedavi süreci ve beraberinde yaşananlar her ikisini de hayata dair ciddi sorgulamalara yöneltecektir. İzleyici, müziğin acıyı yatıştırdığı ve inancının onları az ya da çok canlı tuttuğu umutsuz bir melankoliye sürüklenir.

Two Days One Night (2014)

Ve son bir Dardenne Brothers filmi ile bitirelim. Kardeşlerin Belçika sineması ve Avrupa’daki daha geniş sinema endüstrisi üzerindeki etkisi göz ardı edilemez ve aldıkları birçok ödül bunu göstermek için sadece küçük bir yol izler. Bu film ve özellikle Marion Cotillard, tüm büyük film festivallerinde geniş çapta aday gösterildi. Küçük bir şirkette çalışan ve maddi anlamda pek de parlak bir dönemden geçmeyen Sandra’nın işi tehlikededir. İşini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır ve ailesini zor günler beklemektedir. Şirket patronunun çözüm planına göre ya Sandra işten çıkarılacak ya da şirket çalışanları ekstra maaş bonuslarından vazgeçeceklerdir. İlk oylama yapılır ve çalışanlar oylarını maaş bonuslarından yana kullanırlar. Sandra resmi olarak işini kaybetmiş sayılır. Ancak hemen sonrasında tekrar oylama yapılmasına ikna eder. Sandra’nın elinde sadece bir hafta sonu vardır; bu iki günlük süreçte çalışma arkadaşlarını maaş bonuslarından vazgeçip çalışmaya devam etmesinden yana oy kullanmaları için tek tek ikna etmek durumunda kalacaktır.

KAYNAKÇA
tasteofcinema.com
sinemalar.com
beyazperde.com

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen adınızı yazın